1879 MAKEDONYA ARNAVUT NİNE EMİNE

Yıl 1879. Osmanlı Kolağası Abdullah bey Makedonya'da görevli bir subaydır . Devriye gezerken bir düğün alayına rast gelir. Gelin hristiyan bir arnavuttur. Kilisede damat onu beklemektedir.Subay, kıza ilk bakışta vurulur. Kendisiyle gelmesini teklif eder.Herkes şaşkındır. Gelin herşeyi geride bırakıp Abdullah Bey'in terkisinde gözden kaybolur. Yeni adı Emine olmuştur. Emine eşiyle çok mutludur. Ona 4 erkek evlat  verir. İkinci oğlu Süleyman marangoz, üçüncü oglu Muharrem berberdir. Küçük oğlu Kafkas cephesinde esir düşer.  Savaştan sonra geri dönmez, Kırım'a yerleşir, evlenir orada kalır. Büyük oğlu 1881 doğumlu Aliriza  Manastır da askeri okula  devam etmektedir. Aynı sınıfta Mustafa adlı iki arkadaşı vardır. Ayırdetmek için, sıra dışı zekası ile dikkati çeken, gök mavi gözlü olanına, öğretmeni Kemal ismini uygun görür. Bu, ileride ulusunun kaderini değiştirecektir. Büyük oğul Aliriza, okulu bitirip harbiyeli olma düşleri kurarken ,sırp çetelerle savaşmakta olan babası Abdullah Bey'in Şahadet haberi gelir. Büyük oğul Aliriza bunalıma girer , düzelemez ve okuldan ihraç olur. Arnavut kızı Emine, şehidini Makedonya'da gömer ve 4 çocuğunu alıp eşinin memleketi Çanakkale'de yerleşir.
Büyük oğlu Aliriza zamanla biraz  düzelir. Sesi çok güzeldir ve eğitimlidir imamlığı meslek edinir.1909 yılında evlenir. 1910 yılı ilk çocuğu olur. Oğlundan 5 yıl sonra ilk kızı doğar. Ancak Çanakkale savaşı baslar. Karısı ve çocuklarını savaştan korumak için onları daha içeride bir yer olan, eşinin memleketi Çan'a gönderir . Mart ayında Çanakkale de kış çok çetindir. Eşi yolda hastalanır, zatürreden ölür. İmam Alirıza Arnavut annesi ile birlikte iki çocuğunu büyütme savaşı vermektedir.1923 te yeni bir hayat başlamıştır. Annesi imam oğluna yeni bir eş aramaktadır. Ancak iki  çocuklu kırkını aşmış birinin fazla seçeneği yoktur. Sonunda üç çocuklu kırkında bir eş bulunur. Bu eşi rumca dışında bir lisan bilmeyen sarışın mavi gözlü, kimine göre bir hıristiyandır. İmam Aliriza 1924 yılında ikinci kızını kucağına alır. Ona Kadriye adını verir. 2001 yılının 3 Ocak günü vefat eden, bu sıra dışı güzel kadın, 6 çocuğu ve 3 torununun ölümüne tanıklık ederek hayatını tamamlamış şizofren annemden başkası değildir.

Yorumlar

  1. Yaşar abi merhaba. Ne güzel yazıyorsun. Seni çok seviyorum. Allah sağlık versin. Hüseyin Canbulat

    YanıtlaSil
  2. Yasar abi elinize, yureginize saglik. Bizi bu zsngiikten mahrum etmeyip yazmaya devam edin lutfen.
    Las Palmas'tan Kaptan Ali.

    YanıtlaSil
  3. Abicim iyi ki seni tanımışım. Bugün sesini duydum mutlu oldum. Yazılarını merakla bekliyeceğim. Selamlar saygılar...

    YanıtlaSil
  4. Yaşar'cım, benim lise sınıf arkadaşım, güzel insan, derviş kardeşim.
    İki gözüm, canım ciğerim benim.
    Üniversite yıllarımızda, sen İzmir'de tıp okurken, ben İstanbul'dan İzmir'e geldiğimde,
    mutlaka seni bulur Bornova kahvelerinden birinde oturup sohbet eder, üstüne "blum " oynardık. Şimdi sonuçları hatırlamıyorum, ama senin usta olduğunu az çok hatırlıyorum.
    Aradan yarım asra yakın bir zaman geçti.
    Yukarıdaki destanı okudum.
    O zamanlar biraz ipucu verseydin, saatlerce anlattırırdım sana.
    Demek ki aklımız biraz havalarda imiş diyorum sonuç olarak.
    Çok çok gözlerinden öperim.
    Levent Ünsal

    YanıtlaSil
  5. Usta çırak ilişkisiyle öğrenme alışkanlığımı yalnızca ilkokul yaz tatillerinde çalıştığım işlerde değil daha sonra iş dışında tanıştığım bazı nadir insanla da yaşam boyu sürdürdüm. Hatta zorunluluk taşımayan bu türünün daha değerli olduğunu gördüm. Doğadaki her nitelikli şey gibi sayısı çok olamasa da kişiliğimin çekirdeğinde hep bu ustalarla birlikte oldum. Seçimlerimde, üretimlerimde, değerlerimde (ya da tamamını kapsayacak şekilde gelişmem ve büyümemde diyeyim) katkıları belirleyici olmuştur. Bu ustalarımdan biri de Yaşar ağabeydir. Çalıştığı klinik Kemeraltı'nda olduğundan öğle paydoslarında arada bir (Hüseyin ve sonradan Berkan'la bereber işlettiğimiz) Veysel Çıkmazı'ndaki Duvar Kitabevi'ne gelir bir kenara çekilir çay içerdik. Bazen hiç bir şey konuşmadan gülüşürdük. Bazen de konuşmamız hiç bitmezdi. Beni bir kitapçı esnafı gibi görmez her zaman kitapla gerçek ilişkimin okur ve yazarlık bağlamında ortaya çıkacağını ima ederdi. Anlattığı her anekdotta nasıl gözlem yaptığına, yaşadıklarından nasıl sonuçlar çıkardığına dikkat etmeye çalışırdım. Tıpkı yukarıdaki annesinin hikayesinde olduğu gibi bana o an anlattığını çayından son yudumu alarak birden çarpıcı finalle bitirir Deri ve Zührevi Hastalıklar kliniğindeki işinin başına koştururdu. İşine de dostluklarına da (çoğu insanı yadırgatacak kadar) titizdi.
    Yaşar ağabeyden bir ölünün ardından konuşur gibi konuştuğumun farkındayım. Ölümü, bir insanı bir daha görme şansımızın olmadığı anlamında düşünürsek ne yazık artık karşılıklı olarak birbirimiz için ölmüş durumdayız. Hem ustam Yaşar ağabey için hem çırağı Hasip için Allah rahmet eylesin. Ama ustamın 'artık iyi bir yayınevinden çıkmış son romanımı' okumasını ne çok isterdim. Telefon numaramı şuraya koyuyorum; konuşamasak da belki adresini mesaj olarak gönderir umuduyla: 0 507 298 07 07.

    YanıtlaSil
  6. Yaşar abi, muhteşem yazmışsın. Hayat nereden nereye atıyor insanı. Bugün Funda bey ile konuştuk ve muhabbet etmiştik. Kökeninin manastıra kadar gitmesi ve Atatürk ile bağlantısı çok ilginç.

    YanıtlaSil
  7. Abi beni en çok ağlatan kişi olmaya doğru ilerliyosun...

    YanıtlaSil
  8. Okuyorum güzel yazılarını sevgili yigenin niyazi güler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Niyazi sen babamın adını taşıyorsun, kız kardeşin de babaannemin adını taşıyor. Baban harika bir babalık performansı sergiledi. Öylesine şaşkınım ki anlatamam. Sizler olduktan sonra bambaşka biri oldu. Kime çekti bilmiyorum. Zannederim dayım Kaptan Yahya Dalgıç da evlatlarına karşı böyleymiş. Gözlerinden öperim.

      Sil
  9. Sevgili arkadaşımız yüreğine,emeğine,kalemine sağlık...
    Yazılarını ilgi ile okuyor,seni kutluyoruz...SELÂMLAR...
    Hatice-Akif Kundakçı

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

EYLÜL 1965 ALSANCAK İZMİR - LİSE GİRİŞ SINAVI

27 MAYIS CUMA 1960 BORNOVA İZMİR - İLK DARBE