KASIM 1957 BORNOVA - MÜFETTİŞ

Yıl 1957. Kasım ayı. Bornova 9 Eylül İlkokulu 1A şubesinde 100 kişilik sınıfın, 20 kişilik yurtlular arasındaki tembeller kümesindeyim. Bunlar, öksüz, yetim, terk edilmiş, annesi babası tarafından sokağa bırakılmış yada annesi babası kaçmış kimsesiz yoksul çocuklar. İçlerinde göçmen çocukları da var. Bazıları ailelerini hatırlıyor. Daha çoğu hatırlamıyor. Hiç unutamadığım öykü ise şu. Bunlar iki kardeş. Küçük olanı benden 2 yaş, abisi 5 yaş büyük. Babaları bir fabrikada gece bekçiliği yapıyormuş. Küçük kardeş 9 aylık bir bebek iken, babası gece vakti unuttuğu bir şeyi almak için eve döndüğünde, annelerini dostuyla yakalamış. Her ikisini de öldürmüş. Ortada kalan bu çocuklar yuvaya verilmiş. Biri hiç konuşmazdı. Kardeşi ise çok konuşkan bir çocuktu. Ön sıralarda oturan öğrencilerin gerek giyimleri gerek durumları gerek dış görünümleri harikaydı. Aileleri çok ilgiliydi. Ders aralarında gelip, öğretmenimizden çocukları hakkında bilgi alıyorlar, tavsiyeleri dinliyorlardı. Bir ben ve de bu yurtluların geleni gideni yoktu. Temiz, jilet gibi ütülü siyah önlükler, bembeyaz ve kolalı yakalar. Kızlarda, tertemiz ve taranmış, uçlarına kurdela takılmış saçlar. Talebelerin sosyal durumlarını yansıtıyordu. Diğer bir aksesuar çantalar idi. Varlıklı aileler çocuklarına deri çanta almışlardı. Suni deri çantalar, deri kaplı kapaklı kutu görünümlü çantalar ve tahta çantalar. Yurtluarın çantaları tahttaydı ve dayanıklı olması için teneke ile kaplıydı. Tenekeler bir süre sonra paslanıyordu. Benim çantam yoktu. Alfabede alınmamıştı. Ablamın, yani benim 1 yaş büyüğümün okulu'nda alfabe mecburdu. Bizim okulda kimse pek fark etmemişti. 1 yıl önce, ablam okula başlayınca, ben onun alfabesinden, tüm kitabı ezberlemiştim. Hala ezberimde dir. Kalem ve silgi cebimde, saman kağıdından, arkasında kerrat cetveli olan defterim elimde okula gidip geliyordum. saçlarım 3 numara kesilmişti. Yurtluların ki de öyleydi. Onlarda saçkıran diye bir hastalık başlamıştı. Kafalarının değişik yerlerinde, bir ya da birkaç tane, sarı 25 kuruş büyüklüğünde, saçsız parlak alanlar vardı. Doktorlar bu alanlara, tentürdiyotun bir çeşidi olan, alkol iode diye bir ilaç sürüyorlardı. Bu psikolojik kökenli bir hastalıktı. Kafaları iyot damgalı bir grup olmuşlardı. Sınıftan kimse, onlarla konuşmuyordu. Herkes onlardan kaçıyordu. Hastalık bulaşacak diye korkuyorlardı. Ben hariç. Ben aralarında idim ve bana bulaşmamıştı. Yurtlularla aramız böyle ısındı. Beni aralarına aldılar ve bir daha hiç dövmediler. Hayatta kalan bir kaçı ile hala görüşürüm. Çoğu, hayata tutunmayı başaramadı. Sınıflarda soba ile ısınıyorduk. Kışın, önlüğün üzerine ceket, palto, kazak, yün ceket giyilmesine izin veriliyordu. Bu da giymiş olduğumuz ayakkabılar gibi, öğrenciler arasında yeni bir farklılaşmaya sebep olmuştu. Yoksulluk gizlenemez bir şeydi. 3 numara saç traşı, benim klasik dış görünümüm idi. Lise 2'ye kadar devam etti. Bu, o gün için en etkili bit mücadelesiydi. Hiç bitlenmedim. Ama başım üşüyor ve çok sık hastalanıyordum. Direncim hep düşüktü. Annem ev işlerinden anlamazdı. Şimdi de 7. kardeşimize hamileydi. Benimle ilgilenecek zamanı ve enerjisi yoktu. Sömestr tatilinden birkaç hafta önce okula müfettiş geldi. Müfettiş kelimesini ilk defa duyuyordum. Ama herkes ondan çekiniyordu. 1 sınıflardan başladı ve ilk önce bizim şubeye girdi. O dersi bizimle yapacaktı. Sınıfa sorular soruyordu. Kimine yazı yazdırdı, kimine 3'lere kadar kerrat cetveli nden sorular sordu. Öğretmenimiz memnundu Çalışkanlar grubu, onun yüzünü kara çıkarmamıştı. Bizim tembeller kümesine doğru bakan bile olmamıştı. Yurtlularda memnundu. Kimse onlara ilişmemişti. Ders bitiyordu. Genç öğretmenimiz rahat bir nefes almıştı. Derken müfettiş sınıfa döndü ve Andrea Doria hadisesini bileniniz var mı diye sordu. Sınıftan ses çıkmadı. Kimse bilmiyordu. Çok şaşırmıştım. Bu çalışkan, iyi giyimli, cepleri harçlıkla dolu, itibarlı sınıf arkadaşlarım,nasıl olur da 1 yıl önce 1956 Haziran'da herkesin konuştuğu bu hadise'yi bilmezlerdi. Konuşmamla alay eden, bu arkadaşlarımı gözümde fazla büyütmüşüm. Hatta okulu bile bitireceğime inancımı kaybetmiş iken, benden pek fazla farkları olmadığını anladım. Onların kendilerine güvenleri vardı.  Benim ise yoktu. Bugün bunu değiştirecektim. O güne kadar hiç parmak kaldırmamış, hiç konuşmamıştım. Parmak kaldırdım.   Gören olmadı. Yurtlular arasında pek küçük kalmıştım. Bu herkesin sustuğu sessiz anı kaçırmak istememiştim. Bu sınıfta kalmamak için bir şans olabilirdi. Sıranın üzerine çıktım ve ben biliyorum dedim. Öğretmen İnanmaz gözlerle bana bakıyordu. Müfettiş de pek inanmamıştı ama gel anlat dedi. Gittim ve anlattım. Sınıf beni tanıdığı için şaşkındı. Ama müfettiş tanımıyordu her Çocuk duyduğu bir şeyi anlatabilirdi. Trans Atlantik kelimesini doğru telaffuz etmeme şaşırmıştı. Yazabilir misin dedi. Küçük harflerle yazdım. Sınıf küçük harflere ikinci sömestre başlayacaktı. Kerat cetvelini sordu. Sınıf 3 lere kadar biliyordu. Nereden başlayayım diye sordum. Karışık sordu. Kafamı okşadı sırama gönderdi. Yurtlular, İçlerinden biri olarak beni alkışladı. Diğerleri sessiz kaldı. Ders bitiyordu. Müfettiş öğretmene döndü teşekkür etti ve gitti. Biraz sonra zil çaldı. Sonraki ders öğretmenimiz bir tabure getirip, çalışkanlar kümesine ekledi ve beni tembeller kümesinden alıp onların yanına oturttu. Çalışkanlar kümesi beni hoş karşılamadı. Ben de onlara ısınamadım. Yurtluların yanına gitmek istedim. Öğretmenimiz bir kez daha şaşırdı. Onlar seni dövmüyorlar mıydı diye sordu. Artık dövmüyorlar diye cevap verdim. Onlara döndüğüm için çok mutlu oldular. Beni tam olarak aralarına aldılar. Her şeyimizi paylaşır olmuştuk. Artık sınıfta hiç kimse, bana şiddet uygulayamaz olmuştu. Karneyi alıp tatile girdik. İlk karnemde düzen, temizlik, diş bakımı " fena " , hal ve gidiş ve diğer derslerin karşısında pek iyi yazıyordu. Bu karne sınıf geçer bir karneydi. Evdekiler bu notları nasıl aldım diye çok şaşırmışlardı. Çünkü onlar da beklemiyordu. İşin garibi, ben de beklemiyordum. Bilmek böyle bir şeydi. İkinci sömestreye çok mutlu ve umutlu başlamıştım. 1 ay böyle geçti. Mart ayında Annem doğum yapacaktı. Küçük ablam karnesinde zayıf getirmemişti. Çünkü ona derslerini ben çalıştırıyordum. 1958 yılı martının ilk haftası. Pazartesi günü çok hastalandım. Ateşim çok yüksekti. Öğretmene söyledim. Eve gönderdi. Sonrasını hiç hatırlamıyorum. Bu 3 ay hayatımda silik olan bir bölümdür. Sırasıyla kızamık, su çiçeği, boğmaca ve kabakulak serisini tamamlamışım. Hastalanınca beni üst kattaki odaya almışlardı. Bu, bir çeşit Karantina idi. Hastalıklarımın, diğer kardeşlerime bulaşmaması için beni ayırmışlardı. Benden umudu kesmişlerdi. Ama Bu çırpı beden hayatta kalmayı başarmıştı. Haziran ayıydı. Hava çok güzeldi. Gözümü açtım. Kalkmak istedim. Başım döndü. Aylardır yatıyordum. Ayaklarıma baktım iskelet gibiydi. Çok güçsüzdüm ve çok zayıflamıştım. O gün karne alma günü imiş. Babam karnemi almış eve geldi. Öğretmen, ona bu çocuk bizi çok şaşırttı demiş. Babam hemen bir yaramazlık mı yaptı diye sormuş. Çünkü benden daha başka bir sürpriz bekleme ümidin de değildi. Öğretmen kısaca müfettişle olan diyalogları anlatmış. Ben okulda olan hiçbir şeyi evde anlatmazdım. Dinleyen de yoktu, anlayan da olmazdı. Bu konuda her zaman biraz küskün olmuşumdur. Umduğum takdiri hiçbir zaman göremedim. Kötü başlayan yıl sanki iyi bitiyordu. Ben hastayken 7. kardeşim doğmuştu. Bir kızdı. Adını Zeliha koymuşlardı. Babaannemin adıydı. Her Şey güzel
 görünüyordu. Ama o Temmuzlardan biri yine geliyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EYLÜL 1965 ALSANCAK İZMİR - LİSE GİRİŞ SINAVI

27 MAYIS CUMA 1960 BORNOVA İZMİR - İLK DARBE