İLKBAHAR 1986 DIŞKAPI ANKARA - KEZZAP

Yıl 1986. Ankara. Mevsim ilkbahar.  Dışkapı Deri ve Tenasül Hastalıkları Hastanesi . Burası, Belediyeye bağlı, arkadaki küçük bahçesi ile 300 metrekare civarında bir arsaya yapılmış 4 katlı minik bir hastanecikti. Bulunduğu ada, arka bahçelerinden bitişik komsu apartmanlardan oluşuyordu. Önünden Havaalanına giden bir bulvar, onun ötesinde Askeri Mevki Hastanesi vardı. 8 aydır burada mecburi hizmet yapıyordum. Çok zor bir sekiz ay geçirmiştim. Daha 16 ay vardı. Günleri sayıyordum. 5 ay önce kanamalı barsak şikayetim vardı. Kolitis Ulserosa denmişti. Çok özel tedavi gerektiriyordu. Ben ise Belediyenin, Sıhhiye'deki Hastanesinde rica minnet 5. katta fizik tedavi servisinde bir odaya sığışmıştım. Perhiz uygulamam gerekiyordu. İmkansızdı. Ama hayatta kalma mücadelesinde, her zaman olduğu gibi yine ayakta kalmıştım. Yine rapor almamıştım. İlk günümden beri, rapor almayı vede rapor vermeyi sevmemiş ve yapmamıştım. Hatta oğlum dahil, çevremdeki çok kişiden eleştiri yağmuruna tutuluyordum. Kızan, küsen oluyordu. Bu sefer verilen raporu almama sebebim, Ankara'daki süreme eklenirse diye korkumdu. Bu  gün yine rutin işleri görüyoruz. Yani Bent Deresinde çalışan kadınların yarısı bugün, pazartesi muayeneye gelecek, ikinci muayeneye perşembe gelip haftada iki olan mecburi kontrolünü tamamlamış olacak. İkinci kısım, oda birincisi gibi 500 kişi civarında. Onların muayene günleri ise salı ve cuma. Çarşamba günleri gece kulübü, gazinoda çalışanlar, eğlence sektöründe sanat icra edenler. İlaveten kendi isteğiyle kontrol olmak isteyen her türlü eş cinsel muayenesi var. Bir de her gün her saat ahlak polisinin yakaladığı kayıt dışı risk grubunda olanların muayenesi yapılır. Gün olağan başladı ama öyle sürmedi. Kapı önünde kıyamet kopuyor. Tüm personel dışarı fırladık. Muayeneye gelen bir "iç kız", adamın biri tarafından tekme tokat, saçlarından sürüklenerek bir arabaya atılmış kaçırılıyor. Ben yetişip kızın kolunu yakaladım. Çevreden diğerleri de yetişip arabanın önüne geçti. Kız, korku şokunda. Hastaneye aldık. Kanayan yaralarına pansuman yaptık. Allah'tan bir iki sıyrık dışında pek önemli bir şey yok. Kız kendine gelince, da nedir diye sorduk. Adam, Adana'dan belalısı. Ondan kaçmak için bir ay önce Adana'dan Bent Deresine nakil gelmiş. Savcılığa şikayette bulun, hemen dilekçe yazalım, bize adını soyadını söyle dedim. Korktu. Şikayet edersem beni yaşatmaz dedi. Muayenesini oldu. Gitti. Ben huzursuz oldum. Ama elden bir şey gelmiyor. Kadına şiddet şimdilerde yeni yeni sorgulanıyor. Hele o zamanlarda kadınının adı yoktu.  Bu isimde bir Duygu Asena kitabı olduğunu hatırlıyorum. Öğrendiğim zaman ağzımı açık bırakan bir şey söylemişlerdi. Bir genelev kadınına karşı suç işleyen, kanunun öngördüğü cezanın  üçte birini alıyordu. Perşembe günü, aynı saatlerde çığlıklarla dışarı fırladık. Bir kadın kafasına geçirilen kovadan kurtulmak için çırpınıyordu. Yardım ettik. Kovayı çıkardık. Kadın canhıraş çığlıklarına devam ediyordu. O zaman fark ettim,kadının yüzü, boynu, elleri yani açık yerleri eriyordu. Cani sapık, kızın kafasına bir kova kezzabı geçirmişti. Yanındaki arkadaşı donakalmıştı. Bir taksiye koyup arkadaşı ile biraz ilerde sağ taraftaki SSK hastanesine gönderdik. O zamanlarda Bergen olayı çok yeniydi. Onu "Acıların kadını" olarak biliyorduk. Bu olay gerçekleştiğinde arabesk söyleyerek hayatını sürdürüyordu. Üç yıl sonra henüz 30 yaşında iken öldürüleceğini bilmiyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EYLÜL 1965 ALSANCAK İZMİR - LİSE GİRİŞ SINAVI

27 MAYIS CUMA 1960 BORNOVA İZMİR - İLK DARBE