1924 FLORİNA BATI MAKEDONYA YUNANİSTAN
1800 lerin başında inşa edilmiş Bornova merkezdeki bu evimiz pek minikti. Girişteki oturma odasından mutfağa geçiliyordu. Mutfaktan tahta bir merdivenle üst kata çıkılırdı. Sol tarafta küçük bir sofa, onun sağında büyükçe bir oda vardı. Bu odada sokak tarafında cumba dediğimiz dışa çıkıntılı ferforje, üstü saç yan tarafları ahşap kafesler ile örtülü bir balkon vardı. Balkon penceresi, aşağı yukarı sürgülü iki kanattan oluşmuştu. Balkondan İzmir Körfezi görünüyordu. O zamanlar Bornova'da fazla iki katlı ev yoktu. Dolayısıyla evlerin 2. katları deniz manzaralı idi. Evin bu kadar küçük olma sebebi ikiye bölünmüş olmasından kaynaklanıyordu. Dedem Balkan Harbi'nde Şehit düşünce iflas eden ağabeyinin hissesi olan diğer yarısı satılmıştı. O ev bundan biraz daha büyüktü. Girişi yan tarafından geniş bir bahçeye açılan geçitten yapılıyordu. Bu bahçe ortadan bir duvarla ikiye bölünmüştü bir kısmı bizim eve aitti. Oraya mutfaktan çıkıyorduk. 20 metre kare kadardı. İçindeki, kendiliğinden yetişmiş kokar ağacı denilen yabani bir ağaç evin boyunu geçiyordu. Bahçede kanalizasyon bağlantısı olmayan küçük bir tuvalet yapılmıştı. Evin diğer yarısı satıldıktan sonra, yeni sahibi onu tekrar satmıştı. Biz babaannemin oturduğu bu eve taşındığımız 1956 yılında diğer yarısında Florina' dan göç etmiş 3 çocuklu bir Balkan göçmeni aile oturuyordu. En büyükleri,ablamdan biraz büyük Süheyla Abla idi. Mahallede herkes onu Deborah Kerr'e benzetirdi. Kadınların okutulmadığı çalıştırılmadığı o dönemler için çok modern sayılırdı. Liseyi bitirmiş, İzmir'de bir bankada çalışıyordu. İşe Tayyör elbise ile gider altına o günün modası çelik topuk ayakkabı giyerdi. O incecik topuklarla sokağımızın Arnavut kaldırımlarında nasıl yürüyebildiğini hiç anlamamışımdır. Bir gün su taşırken beni görmedi. Çarpıştık. Kovadaki su döküldü. Özür diledi.Tekrar Çeşmeye kadar gitme, gel bizden doldur dedi. Onların çeşmesinden kovayı doldurdum. O sıra babam eşek ile ovadaki bahçemizden geldi ve beni, kapıdan içeri girmek üzere iken yakaladı. Komşudan su aldığımı gördü. Böyle şeyleri yasaklamıştı. Çok kızdı. Birkaç tokat yedim. Süheyla Abla çok üzülmüştü. Babama, çocuk suçsuz ben ona çarpınca kovadaki su döküldü ben de ödeşmek için bizim evden su almasını rica ettim dedi. Babam cevap bile vermedi. Bu evden Ayrılalı 20 yıl olmuştu. Sokakta tanımış olduğu komşulardan ancak bir iki tane kalmıştı. Yeni komşuların en çok giritli olmak üzere neredeyse tamamı göçmendi. O zamanlar hiç kimsede elektrik, su, kanalizasyon yoktu. Ama yirmi yıl içinde çoğu bu altyapıyı edinmişti. Babaannem bu evde yıllarca oturmuştu. Onu sadece bu sokaktakiler değil neredeyse tüm mahalle tanıyordu. Komşuluk ilişkileri çok güzeldi. Onun hatırına babama da iyi davranılıyordu. Babaannem altyapıyı yapamamıştı. Babam da yapmadı. Komşularımızın neredeyse tamamı, sağolsunlar, en azından çocuklar suya gitmesin diyerek birkaç kova su vermeyi teklif etti. Babam hiçbirini kabul etmedi. Okulda, Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yapmış olduğu giyim, kırtasiye ,çanta, ayakkabı vs destekleri de hiçbir zaman kabul etmedi. Bir keresinde yanılıp aldığım bir ceketi ertesi gün utana sıkıla yüzümü elime alıp iade edişimi asla unutmadım. Ondan sonra bu yardımları ne ben kabul ettim ne öğretmenim teklif etti. Babam böyleydi. Ne yapardı nede yapana izin verirdi. Hiç kimseye danışmaz hiçbir şeye karışmaz kimseyle pek ilgilenmezdi. Kendi karar verir uygulardı. Yaptıkları tartışma ve yoruma kapalıydı. Hiç kimsenin dediğiyle bir iş yapmazdı. O gün yediğim dayağı ben hemen unuttum. Alışıktım. Evde herkes Alışıktı. Ama Süheyla Abla unutmamıştı. Üst kattaki odasına kapanmış ağlamıştı. Çelik topukla Arnavut Kaldırımında yürümek zordu. Topuklarına dikkat ederken benim kovayı görmemişti. Olandan kendini sorumlu tutuyordu. Hassas bir insan olduğu için çok etkilenmişti. Annesine, elime fırsat geçerse bu çocuğu su taşımaktan kurtaracağım demişti. Keşke hiç kurtarmasaydı.
Yorumlar
Yorum Gönder